3 günde Madrid nasıl gezilir?

madrid te yapılacaklar

2016’nın Kasım ayında İspanyol arkadaşlarımızın daveti üzerine 3 günlüğüne İspanya’nın başkenti Madrid’i görmeye gittik. Lokasyon olarak ülkenin ortasında yer alan Madrid, 3.5 milyonluk nüfusuyla (Madrid özerk bölgesi 6.5 milyon) Avrupa’nın İstanbul, Londra, Berlin ve Paris’ten sonra 5. büyük kenti.

Geniş sokakları, şaşırtıcı derecede güzel mimarisi, sıcak insanları ve oldukça lezzetli yemekleri ile hatıralarımızda yer eden şehir kesinlikle görülmeye değer.

Madrid’i 3 günde nasıl gezdik?

1.GÜN

4.5 saatlik İstanbul-Madrid uçuşundan sonra sabah saatlerinde Madrid’in tek havalimanı olan ve dört terminalden oluşan devasa Barajas Havalimanı’na indik.  İspanyol arkadaşımız bizi almaya geldiği için biz toplu taşıma kullanmadık ancak havalimanından şehir merkezine gitmenin en kolay ve hesaplı yolu metro ile gitmek. Yarım saatlik bir araba yolculuğundan sonra Nacho’nun şehir merkezinin dışında kalan evine vardık. Biraz dinlendikten sonra öğle yemeği için buluşmak üzere Nacho’nun eşi Chipi’nin şehir merkezinde bulunan iş yerine gittik. 

Şehrin sembolü: ayı ve çilek ağacı

İspanyolların ne denli keyiflerine düşkün insanlar olduğunu hepimiz biliyoruz ancak Chipi ve iş arkadaşları ile yerel bir restoranda deneyimlediğimiz ‘öğle yemeği seremonisi’ne kadar ben bu konuda ne denli ciddi olduklarını anlamamış olduğumu fark ettim. Menüdeki en ince detayı bile bizim için çevirip, yorumladıktan sonra başlangıçlar ve şarap sipariş edildi. Ardından çorba, ana yemek ve tatlı servis edildi. Yemek boyunca kaç şişe şarap açıldı ben sayamadım. Üzerine kahveler içildi.  Tıka basa yiyip içerek, sohbet ederek geçirdiğimiz iki saatten sonra onlar işe döndüler, biz de şehrin en önemli parkı olan Parque de El Retiro’ya doğru yola koyulduk.

Parque de El Retiro

350 hektarlık alana yayılmış olan parkın diğer adı Parque de El Bien Retiro yani Keyifli bir Sığınak Parkı. İçerisinde bir adet yapay göl, galeriler, kafeler, heykeller bulunan park 1600’lü yıllarda kraliyet ailesi için inşa edilmiş ancak 20. yy’ın başlarından itibaren halka açılmış. Çimlerin üzerinde kitap okuyanlar, bebek arabasıyla yürüyüş yapan anneler, spor yapanlar, müzisyenler, turistler, sandalda keyif yapanlar, kafelerde birasını yada kahvesini yudumlayanlarla dolu olan park her yaştan insanın keyifle zaman geçirebileceği, huzurlu bir atmosfere sahip. 

Palacio de Cristal

1887 yılında tropikal bitki serası olarak inşa edilen bu yapı günümüzde geçici sergilere ev sahipliği yapıyor. Yapı tamamen camdan yapıldığı için akustiği oldukça etkileyici. 

Nacho & Jelmer

Museo Nacional del Prado – Prado Müzesi

Retiro Park gezimizi 1 saatte tamamladıktan sonra parka 10 dakika yürüme mesafesinde olan Avrupa’nın en büyük heykel ve resim müzelerinden biri olan Prado müzesine doğru yola çıktık. Müzeye giriş Pazartesi-Cumartesi 16:00-18:00 arası, Pazar ve tatil günleri 15:00-17:00 arası ücretsiz. Kapının önünde inanılmaz bir kuyruk olduğu için biz içeri giremedik. Ancak gidenler müze çok büyük olduğu için en az 4-5 saatte gezilebileceğini söylüyorlar. 

İlgilisine tıktık: Prado müzesinde gözden kaçırmamanız gereken 18 eser

Biz müzeye girmediğimiz için güne yürüyerek etrafı gezerek devam ettik.

 Ve günü öğle yemeği yediğimiz restoranda meşhur İspanyol mezesi/atıştırmalıklarından oluşan farklı tapas’lar deneyerek sonlandırdık.

Tortilla Espanola

2.GÜN

2. günü yürüyerek şehir turu yapmak üzere planladık. İlk durağımız Madrid’in meşhur kızarmış deniz ürünleri satan mekanı La Casa Del Abuelo oldu. Oldukça eski olan mekan saat öğlen 12:00 civarı bira içip, bir şeyler atıştıran insanlarla tıklım tıklım doluydu. Biz de bir kaç farklı deniz ürünü denedikten sonra yolumuza devam ettik.

Puerta del Sol

Türkçe ‘Güneş Kapısı’ olarak çevirebileceğimiz Puerta del Sol Madrid’in en önemli meydanı. Şehrin tam merkezi diyebileceğimiz meydan ve çevresi Nişantaşı/Beyoğlu karışımı bir izlenim uyandırıyor. Gösteriler ve protestolar için de kullanılan meydanın göbeğindeki ayı heykeli üzerinde bulunan 0 kilometre ibaresi ile de meydan sembolik olarak İspanya’nın her yere mesafenin ölçüldüğü başlangıç noktası sayılıyor. Heykele dokunanların Madrid’i tekrar ziyaret ettiği gibi de bir rivayetleri var.

*Plaza de Espana ve Plaza Mayor diğer önemli meydanlar. Güzel yapılar, heykeller ve insanları izleyerek bir şeyler içmek için ideal.

Palacio Real de Madrid

Kraliyet ailesine ait olan saray 18. yy’da inşa edilmiş ve günümüzde yalnızca devlet törenleri için kullanılıyor. Batı Avrupa’nın en büyük sarayı olan Palacio Real, 135.00 m2 üzerine inşa edilmiş ve 3.418 odası bulunuyor.

Palacio Real’i gördükten sonra bir şeyler atıştırmak için 10 dakikalık yürüme mesafesinde bulunan Mercado de San Miguel’e doğru yola çıktık.

Mercado de San Miguel

1916 senesinde inşa edilen market, 2003 senesinde yatırımcılar tarafından alınarak 2009 senesinde gurme market olarak hizmet vermeye başlamış. İçinde çeşit çeşit taze tapasların, zeytin çeşitlerinin, deniz ürünlerinin satıldığı market öğle yemeği için oldukça ideal. 

Marketten çıktıktan sonra 5 dakikalık mesafede bulunan ve İspanya’nın meşhur tatlısı Churros’u en iyi yapan yer olan Chocolateria San Gines‘e yürüyoruz. 

Öğle yemeği macerası bittikten sonra Nacho boğa güreşinin doğduğu yer olan ve hala her yıl boğa güreşlerinin yapıldığı Plaza de Toros de Las Ventas‘a gitmeyi teklif ediyor ancak fikir hiç hoşuma gitmediği için es geçiyoruz ve şehir turuna devam ediyoruz.

Barrio de Las Letras

Nacho ve Chipi ile şehir turunu tamamlayıp, biraz dinlendikten sonra gece hayatını görmek üzere barların, canlı müziğin ve gece kulüplerinin bulunduğu Barrio de Las Letras’a gidiyoruz. İspanyol arkadaşlarımız olmadan geçirdiğimiz ilk dakikalarda fark ediyoruz ki İspanyol’lar ile İngilizce iletişim kurmak imkansız. Bütün girişimlerimiz ‘No hablo Ingles-İngilizce konuşamıyorum’ cevabından sonra bitmek bilmeyen İspanyolca konuşmalara maruz kalmamızla sonlanıyor. 

Perşembe akşamı olmasına rağmen sokaklar kalabalık. Önce canlı müzik yapan bir yere gidiyoruz. Giriş için 5 Euro ödüyoruz. 7 Euro’ya cin-tonik siparişi veriyoruz. Madrid’te çoğu yerde cin-tonik devasa bardaklar içinde, oldukça şık servis ediliyor. Müzik fena değil ancak gece daha uzun diyerek başka mekanlara doğru yola çıkıyoruz.

Dikkat edilmesi gereken bir şey var, mekan girişleri  genelde 5 Euro civarı ve ilk içki bedava. Adımbaşı bar çalışanları tekliflerini açıklayıp, sizi kendi barlarına götürmeye çalışıyorlar. A fiyat ne iyiymiş diye teklifi kabul etmeden bahsettikleri mekanı görmenizde fayda var. Biz kendimizi televizyondan müzik çalan bir barda para verdik diye Mojito içmeye çalışırken bulduk. Bitiremeden de çıktık. Sonrasında bir kaç farklı mekanda bir şeyler içtik ancak çok güzeldi diyerek önerebileceğim bir yer yok.

Malasana rock barların olduğu bir bölgeymiş. Biz gitmedik, ilgilisi bir göz atabilir.

GÜN 3

Dolu dolu geçen 2 günden sonra 3. gün için planımız İspanyol’ların pirinç, safran ve deniz ürünlerinden oluşan geleneksel Paella’sını denemek ve şehri seyredebileceğimiz bir terasa gitmek. 

Paella için Nacho bizi Restaurante St James‘e götürüyor. Fiyatlar biraz pahalı ancak ortam, servis ve paella oldukça güzeldi.

Tıktık: Restaurante st James

Buradan çıktıktan sonra da benim Madrid’te en çok keyif aldığım terasa gidiyoruz.

Tartan Roof

Madrid’i tepeden görmek ve bir şeyler içmek için mükemmel bir teras Tartan Roof. 4 Euro civarı giriş ücreti alıyorlar, fiyatlar da biraz pahalı ancak Madrid’e gelmişken en azından yalnızca şehir manzarası için gidilmeli.

Tıktık:Tartan Roof

Buradan sonra Nacho ve Chipi’nin arkadaşlarının Jazz konserine gidiyor ve dolu dolu geçen Madrid seyahatimizi noktalıyoruz. Ertesi gün tek başıma Berlin’e gitmek üzere yollara düşüyorum.

Tatlı sevenlere bonus:

Ben Nil. 1990 İstanbul doğumluyum. Marmara İletişim’de okuduğum 2013 yılında Work and Travel programıyla yaşamak ve çalışmak üzere 4 aylığına Amerika’ya gittiğim günden beri şansım yurt dışında yaşamaktan yana açıldı… Devamını Oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir