Not: Bu post, Instagram’da paylaşılmak üzere hazırlanmaya başlanmış, uzun olacağı için buradan da paylaşılmıştır.

Bu seriyi hazırlamaktaki amacım eski bir göçmen kadın olarak yaşadıklarımı paylaşmak, kendim için burada da (Instagram’dan bahsediyorum) bir Portekiz albümü oluşturmaktı. Sonra gördüm ki negatif deneyimler birbirini kovalıyor, postları hazırlarken benim keyfim kaçıyor, teker teker anlatmadan toparla. Ki zaten defalarca bahsettiğim gibi başlık başlık Portekiz’de ve Lizbon’da Yaşam konuları internet sitesinde mevcut.

Portekiz başlığındaki tüm yazılara aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. https://www.atlasyourself.com/category/gezi/portekiz/

O zaman toparlayalım:

27 yaşında, henüz evlenmişken, yeni yeni yerine oturan kariyerimi, tüm hayatımı bırakıp, pılımı pırtımı toplayıp bir daha dönmemek üzere yurt dışına yerleşmek kolay değildi. Bekarken dönemsel olarak farklı ülkelere gidip yaşamak, kimseyle bir bağım olmadığı için belli bir zamanda yada istediğimde ülkeme geri dönebilecek olmak macera duygusu verirken, temelli gitmenin duygusu oldukça buruk oldu benim için.

İlk dönem başımıza gelen aksiliklerden zaten bahsettim. Bunun yanında iş bulup para kazanma konusunda bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bir gün gazeteci olma umuduyla 2 farklı iletişim fakültesinde dirsek çürüttüğümden ve yazmayı sevdiğimden henüz taşınmadan bu internet sitesini açtım. Lizbon’daki ilk dönemlerde bir yandan sitenin teknik kısımlarını çözmeye çalıştık karı-koca, bir yandan da ben oturum iznim çıkmadan da yapabileceğim bir iş bulmaya çalıştım kendime. Tuktuk şoförlüğünden tutun, Türkiye’den pilav arabası getirip, Hipster pilav arabası gibi bir şey yapabilir miyiz e kadar geniş bir çerçevede iş fikirlerimiz oldu. Sonunda hiçbiri olmadı tabii, sadece iki günlüğüne yemek workshop’u düzenleyen Fransız bir adamla çalıştım. Onda da adam dandirik work shop’unda çalışabilecek kadar iyi miyim acaba diye eski çalıştığım şirketi CEO’suyla iletişime geçince nanik yapıp başlamadan ayrıldım.

Sürekli evde oturmak, etrafa adapte olamamak, eşyaların gelmemesi, maddi sıkıntılar, İstanbul’da şıp diye halledilen şeylerin zaman alması, alış-veriş yap, yemek yap, temizlik yap ama başka hiçbir şey yapama tarzı hayat her geçen gün biraz daha bunalmama sebep oldu. Gördüğüm tek insan eşim olunca ve o da bir yerden sonra çalışmaya başlayıp biraz olsun sosyalleşince neden sıkıldığımı, ruhumun daraldığını ona anlatamaz oldum.

Türkiye’deyken yıllarca üst üste olan olaylar sebebiyle zaten psikolojim biraz bozulmuştu, oraya gittikten sonra bu sefer eve tıkılı vaziyette takip etmeye başladım haberleri. İnsan mekanını değiştirebiliyor ama Türkiyeli olduğum, Türkçe konuştuğum gerçeği değişmiyor. Haliyle bu sefer uzaktayken aldı beni memlekete ne olacak kaygısı.

Tüm bunlar olurken Lizbon’da mutsuz olduğum için gördüğüm istisnasız her şeyi İstanbulla yada Türkiyeyle kıyaslamaya başladım. Hiçbir şeyi beğenmeyip, hiçbir şeyden memnun olmadığım, dipsiz bir mutsuzluk çukuruna düştüm sanki. Öte yandan konuşabildiğim tek insan Hollandalı kocam olduğundan, sürekli Türkiye güzellemesi yapıyor oluşum başlarda onu sıktı. (Sonra o da hak verdi ama)

Evin içinde bir Türk ve Hollandalı, dışarısı ikimize de yabancı, ortak dilimiz İngilizce, bir kaç kelime hariç birbirimizin ana dilini konuşmuyoruz. İnternette ülkemize dair komik, ilginç, önemli bir şey görüyoruz ama İngilizce çevirisi orjinaline benzemiyor, hatta bazı şeyleri ifade etmenin imkanı yok. Birbirimize ne kadar sarılırsak sarılalım insan kim olduğunu unutuyor ana dilini uzunca bir süre konuşmayınca. Kim olduğunu unutmak, yeni bir benlik edinmek isteyenler olabilir mesela, bu gayet normal bir şey ama bizim durumumuzda ikimiz de olduğumuz kişiler olarak kalmaya niyetli olduğumuzdan memleket ve anadilini konuşma özlemi kaçınılmaz oldu.

Tüm bunları toparlarsak eğer, sonuç olarak Lizbon deneyimi ikimize de Türkiye’nin YAŞANILMAZ bir ülke olmadığını gösterdi bir yerde. Bir yığın sorunu var ülkenin evet ama hiçbir yer mükemmel değil. Biz bu düşünceler içindeyken kocam kaptanlığını aldı ve yeni bir ülke seçmemiz gerekti. Şansımıza İtalya çıktı ve Roma’da ev aramaya başladık. Hem İstanbul’a hem de Amsterdam’a kolaylıkla ulaşılabilecek noktada olması avantajdı. Derken ev konusuyla alakalı henüz hiçbir ciddi adım atmamışken İstanbul’a tatile geldik ve evi Moda’da tuttuk. İşte o zaman bu zamandır onun hayatı sürekli seyahat etmesi gerektiği için biraz zor, bense yakın zamanda tam tabiriyle yağmur sonrası çıkan gökkuşağını gördüm.

Lizbon’da başlayan panik ataklar ve adını oradayken öğrendiğim anksiyete bozukluğu üzerine daha oradayken bir terapist ile çalışmaya başlamıştım. İstanbul’daki eve taşındığımız dönemde bir üst seviyeye taşındı ve uyuşmalar, felç mi geçiriyorum acaba sorusu derken geçen yıl hayatımın en zor dönemini yaşadım. Nihayet psikolojik olduğu kanaatine varılınca 1 yıl kadar Prozac kullandım, 1.5 ay kadar önce de bıraktım. Çünkü Moda, hayatımıza 3 patili daha katmış olmak (özellikle köpeğimiz Merlin’in etkisi. büyük oldu, duygusal destek hayvanım benim (burada kap var), bitkiler, mahalle hayatı, sokak hayvanları, balkon ve küçücük manzaradan geçen gemileri seyretme daha bir çok şey bir araya gelip ilaç oldular bana.

Son olarak, kendimi bildim bileli uzaklar çekti beni. Lizbon’dayken fark ettim ki kaçtığım hiçbir şey beni terk etmiyor, aksine bazıları uzaktayken çok daha belirgin hale geliyor. Ben ne olursa olsun İstanbul’da mutluyum, benim yerim burası ve artık çocuk değilim, korkmama gerek yok, kaçtığım şeylerle yüzleşerek yeni bir hayat yaratabilirim. Öyle de oldu. Yani Lizbon’dan çok şey öğrendim aslında. Yanıma bir bunlar, bir anılar bir de 10 küsürünü orada, gerisini. Prozacla aldığım 20 küsür kilo kaldı. En azından artık aynalara küs değilim, kendimi görüyorum. Kilolara da geldikleri gibi giderler diyorum.

Ve bir not: Yurt dışına taşınan yakınlarınıza, arkadaşlarınıza ‘hayat güzel’ değil. Her adımı bir bedel ödetiyor insana yeni düzenin bir parçası olana kadar. Hemen hiçkimsenin temelli gidişi şansla açıklanamaz. Pür cesaret ve kendini yeni bir ülkeye adapte etme motivasyonu olmadan olacak iş değil. Ki bence zaten cebinde biraz hayal kırıklığı olmayan kimse pılını pırtını toplayıp tüm umutlarını bir bilinmezin içinde mutlu olmaya adamaz.

Tüm göçmenlere selam olsun!

Yurt dışında yaşayan Türklerle yaptığım bir röportaj serisi var, dileyenler farklı ülkelerde yaşayan farklı insanların hikayelerini aşağıdaki linkten okuyabilirler:

https://www.atlasyourself.com/category/roportajlar/

(Visited 149 times, 1 visits today)

1 Comment

  1. Nurşen 23/06/2020 at 15:06

    Sevgili Nil , yazılarını zevkle okuyordum. Bir süredir okumamışım. Bu yazın bildirim olarak gelince heyecanlandim. Istanbul a taşındığını biliyordum. Geçen sene lizbon için bilgi istemiştim. Yazını okuduğumda senjnle ilgili ben de biraz burukluk oldu. Kendini kötü hissetmiş olman vs beni üzdü. Kadinlarin güçlü olmaları zorluklarla baş etmeleri benim için önemli. Seni de güçlü bir kadın olarak görüyorum. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Ileriye bakman gerekir . Yurtdışı ile ilgili de yeni sayfalar açacağını tahmin ediyorum . Güçlü ve mutlu olman dileğiyle.

    Reply

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir