Bir önceki yazıyı bana her zaman iyi gelen, hazırda bekleyen ‘gitme’ planının zamanla cehennemim haline geldiğini ifade ederek bitirmiştim. Bunu biraz açarak devam edeceğim. Bir yanım bu yazı dizisinde anlatmak istediklerimi önden planlayıp, görsellerle ve yazarken dinlediğim şarkılarla da destekleyerek sunmak istiyor, diğer yanım ise kendimi zorlamadan, okuyanlar için süslemeye çalışmadan akışa bırakmaktan yana. Şimdilik.

Gittim de ne oldu?

Her başım sıkıştığında gittim ve bu gitmeler bana hep iyi geldi. Çok insan tanıdım, çok şey öğrendim, dünya içerisinde bir hareket kabiliyeti geliştirdim ve ne yalan söyleyeyim uzunca bir süre buna tutundum. Günün birinde bunun değişebileceği gelmedi aklıma. Hayatımı gitmenin Türkçesi gibi biriyle, Hollandalı bir pilotla birleştirdim. Birlikte Türkiye’de bir hayat kurduk, sonra işler yolunda gitmedi ve bu sefer birlikte gittik, tası tarağı toplayıp, İstanbul’dan ayrılıp Lizbon’a yerleştik.

İstanbul’da iki yıl birlikte yaşadığımız eve nasılsa uzun yıllar buradayız diye düşünüp aldığımız deterjanları bile bitirecek fırsatımız olmadı, kendimizi Lizbon’da bulduk. Başlarda hiç bilmediğim bu şehrin silüeti bana İstanbul’u hatırlattığından hafif bir sempati duygusuyla yaklaştım yeni habitatıma. Buna rağmen en başından itibaren içimde İstanbul’u dönmemecesine terk etmenin verdiği önlenemez bir burukluk da vardı. Zaman içerisinde bu burukluk, dili, kültürü, her şeyi bana yabancı olan bir ülkede her elimi attığımın elimde kalması, adapte olamayış ve pusuda bekleyen travmaların teker teker gün yüzüne çıkması ile kabusa döndü.

Hayatımda ilk defa iş olmadan, okul olmadan, sosyal hayatım olmadan, koşturmacalar olmadan durağan bir zaman diliminin içinde buldum kendimi. Geçmişe dair düşünceler, içinde kendimi rahatlatabileceğim, ait hissedebileceğim anlar yada yerler bulamamak, yabancı olduğum yeri tanımaya çalıştıkça bana heyecan vermek yerine içimi sıkması, önceki gitmeler ve karakterim sebebiyle zayıflayan yada çoğunlukla zaten güçlü olmayan arkadaşlık bağlarım, ailemin kendi dertlerinden başını kaldırıp benim nasıl olduğumla ilgilenecek motivasyonunun olmaması, gelecekten bekleyecek bir şey bulamamak derken hayat korkunç bir hale geldi.

Hayatım boyunca biriktirdiğim bütün travmalar saklandıkları yerden beni yakalamaya geldiler. Uçağa binmekten, yolda yürümekten, banyoda kayıp düşmekten, gece yalnız kaldığımda ‘hayaletlerden’ korkmaya başladım. Kendimi cesur zannederdim ki zaten o zamana kadarki hayat yolculuğum cesaret olmadan gerçekleşecek gibi değildi. Ama yakalandım, korku ve çaresizlik duygusu beni yuttu. Üstelik bu yeni halimi tanıyıp anlamakta güçlük çekerken yanımda bir de her halime şahit olan hayat arkadaşım vardı.

Sürekli felaket senaryoları üreten kafamı alkolle susturmaya çalışıp, sürekli dışarda ve meşgul olmaya alışık olan kendimi eve hapsedip, yemek pişirip, porsiyon kontrolü neydi unutmuş vaziyette yiyerek bedenime ve zihnime bir de böyle eziyet etmeye başladım. Yaşayamayınca, yaşamak zor gelince kendimi bir şekilde uyuşturmaya çalıştım. Ömür boyu izlemediğim Türk dizilerini izledim, hiç dinlemediğim Türkçe şarkıları dinledim, hayatımda içmediğim kadar Türk kahvesi içtim, her gözümü kapattığımda kendimi Moda sokaklarında yürürken gördüm. Gördüğüm her şeyi Türkiye’yle kıyaslamaya, Türkiye’nin bütün olumsuzluklara rağmen nasıl eşsiz ve muhteşem olduğunu düşünmeye hatta etrafımdakileri bezdirene kadar bundan bahsetmeye başladım.

Sonra terapi girdi hayatıma. Teker teker doğduğum andan Lizbon’a kadar taşıdığım tüm travmaları, o travmalar sebebiyle sakat kalan taraflarımı, açık kalan yaraları, hayatta kalmak için kurduğum mekanizmanın detaylarını aradık, bulduk. Ortalık yüzleşmek, anlamak, kabullenmek, dönüştürmek, değiştirmek için etrafa saçılmış türlü şeyle karmakarışık oldu. Lizbon’daki son günüme kadar hayatım bu karışıklığı toparlayıp, kendimi yeniden inşa etme, korkulardan sıyrılıp ızdırap duymadan yaşayabilme çabasıyla geçti.

İşte burada hikayenin başına dönüyoruz. Bir zamanlar önüme çıkan sorunlarla, hayatın ve ülkenin zorluklarıyla, ilişkilerin beni yormasıyla baş etme yöntemim olan gitmek, kendime içinde sürekli aktif kalacağım yeni yaşantılar kurgulamak bana kendimle yüzleşecek zaman bırakmamış. Gitmek çözer tezim geçmişime ve kendime Lizbon’da yakalanınca tuzla buz oldu. Macera için bir süreliğine gitmiş olsaydım farklı olabilirdi, terk edip gitmek bambaşka bir yüzleşmeye, bambaşka bir gerçeklikle tanışmama vesile oldu.

…devam edecek.

Serinin diğer yazılarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.atlasyourself.com/category/yazkosesi/
(Visited 73 times, 1 visits today)

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.