Buraya kadar yazdıklarım ve hatta bu güne kadar yazdığım yazılar arasında beni en çok zorlayan yazı bu olacak muhtemelen. Kendime bile toplu halde itiraf etmekten çekindiğim, bir arada görmekten korktuğum şeyleri kelimelere dökmek, üstüne bir de herkesin ulaşabileceği bir platformda yayınlamak hiç kolay değil. Tam da o sebeple en çok yazmam, içimdeki döküp kurtulmam gereken kısım da burası.

-Tek nefeste yazdım, bitirdim. Tekrar okumaya enerjim yok. Yazım hataları, anlatımda bozukluklar varsa affola.-

Hayatın içinde karşımıza çıkan, mücadele ettiğimiz zorlukların çoğu gelişmemize, yeni yetenekler edinmemize, yaratıcılığımıza etki ediyor. Yalnızca kötü taraflarıyla baş başa kalmıyoruz yani. Ben de yıllarca hayatta kalma güdüsüyle beni kamçılayan taraflarına odaklanıp, olumsuzlukları sineye çekerek, hatta karşı tarafı haklı çıkaracak argümanlar bulmaya çalışarak yaşadım. Ta ki aslında ne kadar yalnız bırakıldığım, ihtiyacım varken uzanmak istesem tutacak bir el bile bulamayacağımı fark ettiğimde başıma yıkıldı o zamana kadar yarattığım gerçeklik.

Sorun yaratmamam, kendi işlerimi kendim halletmem, hatta kalan gücümle var olan sorunların çözümüne katkı sağlamam gerekiyordu her zamanki gibi ama benim gücüm kalmamıştı. Yaşananları terapinin de desteğiyle gözden geçirdim, biraz olsun olduğu gibi algılamama yardımı olsa da, tamamen aydınlığa çıkması yıllar aldı.

Family Portrait

Daha önceki yazılarda çocukluğumun nasıl geçtiğine dair az çok bir tablo çizdim. Her gece yatağımda bu gece ne zaman kavga çıkacak diye bekleyerek, kavgaların arasına karışıp dayak yiyerek, hakarete uğrayarak, bitmeyen para tartışmalarını dinleyerek daldım uykuya. Üstüne bir de alkollü geceler var. Babamın gecenin bir yarısı zil zurna sarhoş gelip anneme sataştığı, yatağımın başına gelip beni kaldırdığı, o ana kadar endişeyle onun geleceği anı beklememe rağmen uyuyor numarası yapmaya çalıştığım. Bazen ‘kalk konuşucaz’ ısrarlarına boyun eğmek zorunda kaldığım geceler.

9-10 yaşına, yani kardeşim doğana kadarki zamanlar içinde ‘net’ anılar yok. Böyle toplu halde, bir özet gibi hatırlıyorum. Hissettiğim korku, endişe ve çaresizlik duygusunu bazı sahnelerle karışık çok net hatırlıyorum ama. Buna iki çözümüm vardı, kitap okumak ve geceleri dua etmek.

1999 senesinde, ben 9 yaşındayken dedem By-pass ameliyatı geçirmek için hastaneye yattı. Annem kardeşime hamileydi. Ameliyat pek de iyi geçmedi ve biz yaklaşık 1 ay boyunca dükkana gitmeyerek dedemi bekledik hastane kapısında. Babamı gördüğümü hatırlamıyorum o dönemde. Geceleri eve gidiyorduk ama babamla hastanede bir anım yok. Sonra dedemi kaybettik. İstanbul’daki hastaneden naaşını alıp Çınarcık’a götürdük. Yine babamla anım yok. Geldiyse de kısa zamanda dönmüş olsa gerek. Dedemin yedisinin okunduğu gece 17 Ağustos’a denk geliyordu. Anneannem sallanan evin içinden hepimizi bir cehennemin içine çıkarttı. Yıkılan binalar, elle tutulabilecek kadar yaklaşmış gökyüzü, koşuşan insanlar, bir battaniye için yalvaranlar… Bir yandan korkudan sürekli çişimi yaparken diğer yandan ‘babam, babama ulaşın’ telaşı. Hatlar çalışmıyordu ve ya ona bir şey olduysa diye aklım başımdan gitmişti.

Biz bütün akrabalar, tanıdıklar anneannemin ablasının köy evinin bahçesine yerleştik. Gelen yardımlarla çadırlar kuruldu. Neyse ki ölümden, yıkılan binalardan biraz olsun uzakta kalma şansımız vardı ancak babamı hala görememiştim. Bir gün tuvaletteyken bana seslendiler ‘baban geldi’ diye. Tuvaletten babama bir koşup sarılışım, babamın beni bir itişi var… Annemle tartışıyorlarmış, benim gözüm o durumda onu görmediğinden itildiğimle kaldım. Sonra hep beraber babaannemin Didim’deki yazlığına gittik diye hatırlıyorum. Aradan bir kaç ay geçti, Kasım ayında kardeşim doğdu. Okuldan çıkıp, su istasyonuna gittim. Akşam olup dükkanı kapatınca annemi ve kardeşimi görmeye gittik. Köhne bir hastane odası, anneannem annemin yanında, ilk defa kardeşimi gördüğüm bu ortam bu kadar kasvetli olmasın dilerdim. Sonra biz eve döndük. Ertesi gün annem de eve geldi. 12 Kasım, tam eve geldiği gün bu sefer Düzce depremiyle sallandık.

O dönemlerden şunu hatırlıyorum, Ebru Gündeş var bütün kanallarda çünkü kameralar karşısında beyin kanaması geçiriyor ve sonra iyileşiyor. Verdiği bir röportajda şuna benzer bir şey söylüyor: dua ettim, dualar beni hayata döndürdü. Kendime sürekli bunu hatırlatıp, huzur bulmaya çalışıyorum, her gece dua ediyorum.

Sonraki yıllarda da kavgalar, topla valizimi ben gidiyorumlar, alkollü tartışmalar, ekonomik sıkıntılar devam ediyor. Babam su istasyonunun borçlarını ödemek için babasından kalan tek arsayı yok pahasına satıyor, borçları kapatıp başka bir su istasyonuna ortak oluyor. -Tam buralara ailecek yaptığımız ikinci ve son tatil denk geliyor. Didim’e, Çanakkale’ye Bozcaada’ya gidiyoruz.- O dönemlerde bir de aldatma, boşanma meselesi geliyor gündeme. Babamın evden gittiği, bir daha evde alkol almayacağına dair kağıtlar imzalayarak döndüğü bir dönem oluyor. Babaannem geliyor annemle konuşmaya öncesinde, oturduğumuz evi babamın babasının onlara İzmir’de aldığı evi satarak almışlar. Babaannem biri bebek, iki küçük çocuğu olan anneme evi satmalarını öğütlüyor. Annem o günden sonra babaannemle konuşmadı. O dönem bir de güya benim söylediğim bir şey yüzünden ortalık karışıyor, babaannem bana mektup yazıyor. Maksimum 10-11 yaşındayım. Saklamalarını geçtim, bir de tüm süreçlere dahil ediliyorum.

Babam eve döndükten sonra işsiz kaldığı dönemler oluyor. Su istasyonunda çalışarak eve para getirmeye çalışmasına, karda kışta dışarlarda olmasına üzülürken, bir de üzerine işsizlik ekleniyor. Önce bir arkadaşıyla ortak emlakçı dükkanı açıyor kendine. Baba sana yardım edebilir miyim? diye sorunca diyor ki, okuldan eve dönerken gördüğün kiralık/satılık ilanlarının numaralarını alabilirsin. Okuldan eve dönerken minibüse binmiyorum, ilanları yazmak için yürüyorum bir süre. Sonra bunu boşuna yaptığımı anlıyorum. Beklediğim aferin buradan da gelmiyor ki zaten emlakçı da kısa süre sonra kapanıyor ve babam kendine bir su şirketinde yönetici olarak iş buluyor. Pandemiye kadar da farklı farklı firmalarda da olsa bu su işinde kalıyor. Çok çalıştığını, ‘bize bakmak’ için sabahın köründe kalkıp işe gittiğini, hiçbir sosyal aktiviteye ayıracak zamanının ve parasının olmadığını düşünüp, üzülüyorum. Biz olmasaydık belki başka türlü bir hayat yaşardı diye düşünüyorum. Aynısını annem için de düşünüyorum. Var oluşumun bütün yükünü böyle omuzluyorum.

Yukarıdaki olayların sıralamasında ufak zaman kaymaları olabilir. Hepsi üzerimde etki bırakan olaylar olduğundan arada geçen zamanlar çok silik, olaylar olduğu gibi duruyor aklımda. Lise sınavına hazırlanmam gereken dönem. Bir dershaneye kayıtlıyım ama ev o kadar olaylı ki odaklanamıyorum. Öte yandan okulda da sorun çıkartmayacak kadar başarılıyım. Parlamıyorum, parlamaktan korkuyorum, beden eğitimi derslerini yazılı ödev alarak geçiyorum çünkü bedenimle barışık değilim.

Buraya şöyle bir anekdot düşeceğim, ilk su istasyonu varken bir yaz tatilinde beni basketbola yazdırdılar. Babam eğitim bitmeden beni almaya gelmiş, ben de o esnada takım arkadaşlarıma uzun uzun koşmayın ya şu aradan dönelim, daha kısa benzeri bir şey söylüyormuşum, ona denk geldi. Bunu o kadar çok anlattı ki herkese, fiziksel aktivitede ‘benden bir halt olmaz’ mıh gibi kazındı aklıma. Bir de basketbola kaydolmamda aktiviteden öte fazla kilolarımdı sebep. O dönem fotoğraflarıma baktığımda sorunlarımı yiyerek yok etmeye çalışmaktan çok kendimi bedenimi büyüterek yok etmeye, silikleşmeye, o şekilde korumaya çalıştığımı görüyorum. Bu konuya daha sonra da geleceğim zaten.

Liselere giriş sınavından iyi bir puan alamadım. Öyle olunca annem iyi bir okula gidebilmem için uğraşmaya başladı. Benim tek derdim Küçükyalı’daki ev, Adatepe’deki okul ve Maltepe’deki dershaneden uzaklaşıp, mümkün mertebe Kadıköy’e yaklaşmaktı. Babaannem Yoğurtçu Parkı’nda oturduğundan oldum olası Kadıköy’e gidip geliyor, oradaki hayata kendimi daha çok ait hissediyordum. Kendimi o tarafa atarsam sanki dramdan daha uzak, sanata, modernliğe daha yakın olacakmışım gibi geliyordu. Haklıydım da.

Bostancı’da iyi bir liseye kaydoldum böylece. O yaz kilo verdim, ilk defa bir erkek arkadaşım oldu kısa süreliğine de olsa. Sevilmeye değer olduğumu ilk defa o zaman keşfeder gibi oldum. Okuduğum kitaplar, yazıyor olmam, dinlediğim müzikler derken çekirdek ailenin dışında da kendimi var etmeye başlamam bu döneme denk geliyor. Doğrusu yanlışı bir kenara bana iyi gelecek arkadaşlıklarım oldu burada. Birinci sınıfta İngilizce öğretmenimiz aynı zamanda sınıf öğretmeniydi. Benimle de ilgiliydi. Onun ilgisi beni sonraki sene dil bölümünü seçmeye yönlendirdi. Evde durumlar eskiye nazaran daha iyiydi ama yine de hayatımda benden yaşça büyük bir mentora ihtiyacım vardı. Beni gerçekten dinleyecek, düşüncelerime yorum yapabilecek bir yetişkinin bana iyi gelebileceğini derinden derine biliyordum. Kendi kendime okuldaki rehberlik öğretmenine gidip konuşmaya karar verdim. Zaman zaman yaptığım bu ziyaretler biraz olsun çalışmakla meşgul olan ve daha çok kardeşimle ilgilenen, kendi dünyalarında yaşayan annemle babamın eksikliğini kapatıyordu. Hem zaten dışarıdan birinin bakış açısına ihtiyacım vardı. Çocukluğumun geçtiği ortamın normal olmadığını idrak edecek kadar büyümüştüm.

Metal, Punk, Gothic, Rock müzik dinliyordum, evde takamasam da piercinglerim vardı, ona göre giyiniyordum. Şimdi dönüp bakınca ailemle arama koyduğum çizgilerden biri de buydu. Sizden farklıyım, beni böyle kabul etmez ve anlamazsanız çok normal deme yolu gibiydi belki, bilmiyorum. Şişman ve silik olma hali bu yeni halle yer değiştirmişti.

Lise sonda, üniversitede dil okumak istemediğime, mümkünse sonu o dönem meşhur olan Dream Tv’de program yapabilecek, o programlarda çalışabilecek ya da dergilerde yazabileceğim bir mesleğin okulunu okumak istediğime karar verdim. Gazeteci de olabilirdim. Sanata içten içe ilgim vardı ama kendimi ortaya koymam gerektiğinde panikliyor, beyin sisi benzeri bir şeyin altında paralize oluyordum. O yüzden öğrenmeye çalıştığım gitar konusunda doğal yetenek olmadığımdan pek yol kat edememiş olmak, şarkı söylemek istediğimde sesimin içime kaçması gibi sebeplerle bunları zamanla, hayatta yol aldıkça hayatıma katabileceğimi umuyordum. Okuldaki en yakın arkadaşım hem doğal yetenek, hem de eğitimli bir müzisyendi. Ondan bir şeyler öğrenmek çok keyifliydi ancak öğrenmek yüzde 10’sa, ben yüzde 90 rezil olma, eleştirilme, dışlanma ihtimaline odaklandığımdan yerimde sayıyordum.

Tüm bunlara rağmen lisenin son ayları Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde bir tiyatro hazırlık kursuna kaydoldum. Dershaneye kaydolmamıştım, onun yerine babaannem benim için aylık kursu ödemeyi kabul etti. Grup halinde, kendimi ortaya koyarak icra etmem gereken tiyatroyu tabii ki icra edemedim kendimi açıp. Yine de belki biraz olsun kabuğumu kırarım diye denemeye devam ettim. Önce annemle Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ndeki seçmelere gittik, ilk aşamayı bile geçemedim. Sonra tek başıma İstanbul Devlet Konservatuvarı seçmelerine gittim. İçeri girdim, jüriyi gördüm, yapamayacağım diyerek çıktım odadan.

Hem sınavdan aldığım puanın düşüklüğü hem de dil çıkışlı olmamın dezavantajıyla okuyabileceğim bölümlere bakarken İstanbul Aydın Üniversitesi’nin iki yıllık Radyo ve Tv Programcılığı bölümünü gördüm. Annemle konuştum, okula gidip baktık, babam özel okulda okuyacak durumumuzun olmadığı konusunda ısrarcıydı ama bir şekilde kaydoldum. O yaz bir de ilk defa sokakta Türk Telekom müşterisi kazanma gibi bir işte çalıştım kısa süre. O iş yürümedi ama para kazanmaya başlamanın bana iyi geleceğini biliyordum.

Okula başladım. Küçükyalı’daki evden Sefaköy’deki okula gitmek için gece yarısı kalkmam gerekiyordu. Kısa süre sonra zorlanmaya başladım ve anneme ev tutabilir miyiz diye sordum ekonomik olarak imkansız olduğunu düşünsem de. Annem olmaz demedi, ev arkadaşı buldum ve ev tutuldu. 2 yıl boyunca hafta içi kendi evimde, hafta sonları aile evine dönerek yaşadım. Bu süreçte babam baş dönmelerine kusmaların eşlik ettiği vertigo benzeri bir hastalık yaşamaya başladı. Kendimi onun üzerine çok yük bindirdiğim için, kardeşime ayrılabilecek bütçeden de çalıyor olma ihtimalimi düşünerek suçlu hissediyordum. O dönemde yine sürdüremediğim bir kaç çalışma deneyimim oldu, neyse ki okuldan zamanında mezun oldum ve aile evine döndüm.

Eve döndüğümde 19 yaşındaydım. Kendi evimde de kontrollü yaşamama rağmen -ki zaten dışarı çıkacak, aktivitelere katılacak bütçem yoktu- üzerimde baskı hissetmeye başladım, kendimi bulma yolculuğundan aile içindeki sorunlara geri dönüş yaparak geçen iki yılı heba etmekten korkuyordum. Staj başvurusu yaptığım Tv’lerden sonuç alamıyordum. Sonunda aBeyoğlu’nda bir radyoda bir tanıdık vasıtasıyla staja başladım. Bir gece programında telefonlara bakıyordum. Evden çıkmak iyi gelse de para kazanmaya da ihtiyacım vardı çünkü yol için harçlık almaya devam ediyordum. O şartlarda hayata katılmam mümkün değildi.

Yine o dönem Michael Jackson öldü ve anısına flash mob yapmak için, onun adına çocuk esirgeme kurumlarını ziyaret eden bir gruba denk gelip, katıldım. Öyle bir günün akşamında toplu halde Beyoğlu’nda bir bara gidilmeye karar verildi. Arayıp eve haber verdim ama tüm gece durmadı telefon. İki yıl yalnız yaşadıktan -bu sürede hiç dışarı çıkmadım üstelik- sonra bir gece dışarıda kalabileceğime güven duymuyor olmaları itici güç oldu ve o dönem arkadaşlarımın da çalıştığı Kafe Pi’ye giderek garson olmak için başvurdum. İşe alındım, radyoya gidip istifa ettim ve ertesi gün yeni hayatıma başladım.

Madem eğlenmek için dışarıda kalamıyordum, ben de çalışmak için hem de sabahlara kadar, hem de Beyoğlu’nda olmanın yolunu bulmuştum. Üstelik param vardı. Tek motivasyonum bu değildi. 2 yıllık okulu 4 yıla tamamlamak, üniversite mezunu olmak istiyordum. Türkiye’den sınavla Avusturya’ya gidilebileceğini öğrenmiştim. Bunu annem, babam ve kardeşimle Beyoğlu’nda bir barda otururken dile getirdiğimde babam ‘biz bunu karşılayamayız’ diyerek söz konusu bile olamayacağını belirtmişti bilmiyormuşum gibi. İstediğim maddi değil manevi destekti. İşte Kafe Pi’deki bu işe girerken, bir hedefim de garsonluğu, barı öğrenip Viyana’ya gidebilirsem kendimi geçindirebilmekti.

Küçük Beyoğlu ve Kafe Pi sonraki hayatımın bel kemiğini oluşturdu. Çok şey öğrendim orada. Bundan daha sonra bahsedeceğim ancak konumuz bu değil şimdilik. Annemle babam geceleri çalışmamdan memnun değildiler. Babam ‘annen çok üzülüyor, aklı kalıyor’ diye beni işten vazgeçirmeye çalışıyordu. Akılları kalıyor diye çalıştığım yere onları çağırıp ağırlamak da bana düşüyordu. Gerçekten merak eden, endişelenen insan kendi gelip görmek isterdi, buna da sonradan aydım. O yıllara göre çok iyi para kazanıyordum, garsonlukla kalmamış ilk aydan bara girip barı öğrenmiş hatta bir süre sonra şef olmuştum. Aslında başarı olan bu durumların annemin babamın gözünde bir değeri yoktu. Anneme hediyeler almak, onu dışarıda tanıştığım dünyaya ortak etmek için özel günlerde yemeklere çıkartmak gibi hamlelerle biraz olsun takdir görmek istiyordum. Böyle böyle bir yıl geçti. Üniversiteye devam etmek istiyordum ama Viyana hayalimden vazgeçmiştim.

Dikey Geçiş Sınavı’na girmem gerekiyordu üniversiteye devam edebilmek için. Sınavda matematik soruları da vardı ve ben yıllardır matematik görmemiştim. Kendimi geçindirebilsem de dershaneye ayırabilecek bütçem yoktu. Konuyu anneme açtım, annem de babama açmış. Babam hayatımın hamlesini yaptı ve dedi ki ‘sen iyi okuyorsun, okumayı seviyorsun, destekliyorum.’ İşle beraber çok zaman ayırmasam da dershaneyi yürütüp, sınava girdim. 160 küsürüncü oldum, derece yaptım o sınavda. Hatırladığım ilk ve tek ‘sen yaparsın’ buydu. Gece hayatında, etkinliklerde çalışarak, tam zamanında bitirdim Marmara İletişim’i.

Üniversite sırasında ilk pasaportumu çıkartıp Amsterdam seyahati planlayıp, babama ben gidiyorum dediğimde dedi ki ‘paramız yok nasıl gidiyorsun’, Work and Travel için annemin kuzeninden destek isteyip, her şeyi ayarlayıp babama söylediğimde dedi ki ‘paramız yok, nasıl gidiyorsun’. O dönem Whatsapp olmadığından, herkesin telefonunda internet olmadığından ankesörlü telefonla arıyordum. Bir ihtiyacın var mı diye aranmayı beklemiyordum zaten orası netti, bizim paramız yoktu. Sanki paradan başka bir derdim olamazdı. Yada paylaşma, gördüklerimi, deneyimlerimi anlatma ihtiyacım, merak edilmeye ihtiyacım olamazdı. Neyse babamı aradım 3. ayımdaydım sanıyorum, bana dedi ki ‘sen orda ne iş yapıyordun?’ Gülüyorum bunu yazarken.

Dönmeme yakın annem de biraz para gönderdi ve herkese bir şeyler aldım. Elim kolum dolu döndüm Amerika’dan. Çalışmaya devam ettim, 1 yıl sonra da üniversiteden mezun oldum.

Mezun olduğum yaz Caddebostan sahilde otururken Hollandalı pilotlardan oluşan bir grup insanla tanıştım. Türkiye’de çalışıyorlardı. Sohbet, muhabbet derken içlerinden biriyle iletişim bilgilerimizi paylaştık. İlk görüşmemizde bana Fiji Havayolları ile iş görüşmesi olduğunu söyledi. Buluşmaya devam ettik, işe alındı ve bana sordu ‘Fiji’ye gelmek ister misin?’ Ömrümün altın çivisinin çakıldığı an.

Gelirim dedim. Ta dünyanın öbür ucunda iş aramaya başladım. O gitti ve ben o tropikal adanın bir iş cenneti olmadığı gerçeğiyle baş başa kaldım. Ne yapar da gitmek için para biriktiririm diye çözüm ararken bir tanıdık vasıtasıyla Kuveyt’te iş buldum. 3 ay bir yandan çalışıp, diğer yandan kısa süredir tanıdığım erkek arkadaşımla ilişkimi devam ettirmeye çabaladım. İnişler, çıkışlar derken Kuveyt’ten ayrılma zamanı geldi. Türkiye’ye dönüp, Fiji seyahatini planladıktan sonra babama anlattım. Babam dedi ki, ‘hahaha, o Manchester United, sen Mersin Idmanyurdu, nasıl olacak o iş?’

Günü gelince beni havalimanına bıraktılar. Paramız yoktu, destek de işte anlattığım kadar, o şartlarda 4. farklı ülkeye, hatta 4. farklı kıtaya doğru yola çıktım. Yine ben arıyordum Türkiye’yi. Görüntülü aradığım bir pazar günü babam telefonu açtı, babaannemdeydi, pazarları gider diye yadırmadım ama başladı anlatmaya. Annemle kavga etmişler, babaannemin yanında kalıyormuş. Annem kardeşimi tembihlemiş bana anlatmaması için. Ondan dinlediğimde iyice perişan oldum. Yine atlar tepişirken eşekler (bu durumda kardeşim) eziliyordu.

Fiji’de 2 ay geçirdikten sonra Türkiye’ye döndüm. Babam kardeşimle beraber beni almaya gelmişti. Günlerdir yollardaydım, üstüne uçak uzun süre inememişti. Perişan halde arabaya bindim ve babam direkt olarak annemden, eve dönmek istediğinden bahsetmeye başladı. Nasılsın bile demedi, dediyse bile cevabını merak etmediği aşikardı. Çaresizlikle torpidoyu döverek bağırmaya başladım.

Evde mutsuzluktan perişan annem, sabahları metroya kadar kardeşimi bırakmaya gelip, problemlerden bahseden babam ve hayatını düzene koyması gereken ben olarak dram kaldığı yerden devam ediyordu. Çaresizliğin beni çıldırtacak seviyeye gelmesi ilk bu zamana tekabül ediyor. Annemle babam barışsın diye babama yıllar içinde üstümüze yıkılacak kıvama gelen evin banyosunu değiştirmekle işe başlayabileceğimizi söyledim. Usta buldum, annemle konuştum. Annem banyo yapıldıktan sonra gelebilir baban dedi. Babaannemle banyo malzemesi alışverişine gittik ve konu nerden oraya geldi bilmiyorum bana 2 yıllık özel üniversite dönemini hatırlatarak ‘biz seni okuttuk’ dedi. Delirdim mağazanın kafesinde ve sordum ‘beni komşu mu okutacaktı? üstelik yıllardır kolumu, belimi sakatlayacak kadar, sabahlara kadar çalışıyorum ben, ne demek beni siz okuttunuz?’

Banyo yapıldı, babam eve döndü, annem Çınarcık’a gitti, erkek arkadaşım Fiji’den geldi. Fiji dünyanın kalanından çok bağımsız, benim iş bulmam çok zor. Türkiye’de yaşayalım diye karar verdik. O burada iş başvurusu yaptı, ben de bir yandan etkinliklerde çalıştığım işime devam ederken, diğer yandan kariyerim haline gelebilecek işlere başvurmaya başladım.

İş başvurularına çağrılıyordum, çok güzel üstesinden gelebileceğim, zamanla yükselebileceğim işlerin görüşmelerinde kendimden çıkıp, kendime yabancılaşıp, yukarıdan izleyerek panik oluyordum. Kendimi kontrol edebildiğim görüşmelerden de olumsuz sonuç alıyordum. Üstüne babam eve dönmüş olsa da tam bir barış ortamı yoktu evin içinde ki zaten annem henüz tam zamanlı evde kalmıyordu.

Bu günlerden birinde, erkek arkadaşım Türkiye’deki işinin eğitimlerine gidip, otelde kalırken babamla neden olduğunu bilmediğim bir konuda tartıştık. Bana ‘sen erkek arkadaşın bu eve gelsin diye ben gidiyim istiyorsun, ondan böylesin’ dedi bana, üstüne bir de el kaldırmaya kalktı, fiziksel olarak birbirimize girdik. Yıllar içinde öyle normalleşiyor ki bu haller, uzun süreli küslük gelmiyor ardından. Bir de hakkını yemeyeyim, iş aradığım dönemde başucuma harçlık bırakıyordu, ben isteyemezdim. Artık annemle barışmalarına yine ön ayak oldum diye mi yoksa gerçekten halimi anladığı için mi, bilmiyorum.

Bir işe girdim nihayetinde, erkek arkadaşımla Moda’da bir ev tuttuk. Annemle tanışıyorlardı ama babamla tanışmamışlardı. Birlikte yaşamaya başladıktan sonra babam kiminle birlikte olduğumu görsün diye -ondan böyle bir talep gelmemesine rağmen- hem de erkek arkadaşım sapsız üzüm olduğumu düşünmesin diye bir yemek ayarladık. Pahalı olmayan ama ilk buluşma için ideal olabilecek bir restoran buldum. Oturduk, babam karşısındaki televizyondaki maça kitlendi -futbolla ilgisi yoktur-, menüler geldi, ‘ben bişey yemeyeceğim’ dedi. Neden böylesin diye sorunca da bir akşam önce arkadaşlarla çok içtik dedi:)

Sonra yine annemle limoni oldular, kendini yalnız hissetmesin diye onu yalnız başına kahvaltıya çağırdık, elimizden geldiği kadar hayatımıza dahil etmeye çalıştık. Evlendiğimiz gün -kendi evimizden çıkıp nikah salonuna gittik, annemin ayakkabı-elbise desteğinden başka bir masrafımız olmadı- babam kendi kızına bir çeyrek altın takmayı layık görmedi. Kendi kızı olduğum için haketmedim muhtemelen. Kutlama esnasında da bir erkek arkadaşımla işten güçten muhabbet edip, kalkıp gitti. Bir de eşimin ailesinin bizimkilerle tanışmak için Türkiye’ye gelmesi olayı var. Yemeği usulen biz ödesek daha iyi olur dedim, babam ‘kredi mi çekeyim, çok pahalı olur’ diye destekledi beni ama ödedi sonuç olarak sağolsun.

Evlendikten kısa süre sonra taşındık Lizbon’a. İşsiz, sosyal hayatsız, meşgalesiz kala kalıp üstüne yalnızlıkla yüzleşmekle başladı çöküntü. Bir de öncesinde kedimi almaya İstanbul’a döndüğüm bir dönem oldu. Kardeşimin lise mezuniyetine katıldım. Tam üniversite sınavı öncesiydi. Evdeki buzdolabı bozulmuş, aşırı bir gürültüyle çalışıyor. Babam gelip gidip buzdolabını dövüyor, annem dolaba söyleniyor, kardeşim sınava girecek. Olmayan paramla ikinci el bir dolap aldım çözülsün diye. O dolap da problemli çıkınca bütün sorumluluk üstüme yıkıldı. Almamam gereken sorumlulukları aldığım gerçeğiyle ilk defa o kadar net o olay sayesinde yüzleşmiş oldum.

Terapiye başlayana kadar Türkiye’den gelen negatif konuşmaları da dinliyordum. Terapiyle beraber kısa kesmeyi, bu benim sorumluluğum değil demeyi öğrendim. Çok direndiler dahil edebilmek için ama ben. daha baskın çıktım.

Lizbon’da geçen karanlık günlerin sonunda eşimin Italya’ya tayini çıktı. Roma’da ev bakarken, İstanbul’a tatile geldik. Evi İstanbul’da tutalım mı dedim, beraber gider geliriz Italya’ya. Olur dedi eşim. Evi burada tuttuk -buraya ayrıca değineceğim başka bir yazıda-. Bundan bir önceki Türkiye tatilinde Dalaman’dan İstanbul’a gelirken yolda mide ağrılarıyla kıvranıyordum. Lizbon’a dönmeden annemi babamı görmek istiyordum ama konuşmuyorlardı. Dışarıda, daha medeni olabileceğini umduğum bir ortamda kahvaltı planladım, onları davet ettim. Mide ağrılarım geçmek bilmiyordu, bir yandan da doktor doktor geziyordum ama sonuç alamıyordum. Sonra bunun da psikolojik olduğu çıktı ortaya.

İte kaka buraya kadar geldik. 2019’da İstanbul’a döndük. Ben rahatlamayı umarken hayatımın en büyük psikolojik çöküntüsünün içinde buldum kendimi. Ekonomik sıkıntılarla eve yavaş yavaş eşya almaya çalışırken babam alacağımız yatak için ufak bir destekte bulundu. Yine bilmiyorum halden mi anladı yoksa anneme sevimli görünmek için mi yaptı bunu.

Sonrasında birbirleriyle konuşmayan annemle babamı yemeğe çağırdık ara ara, biz onlara gittik. Eşimin ailesiyle bir tekne turu planlayıp onu da gerçekleştirdik. Babam telefonuyla oynayıp, kaptanla sohbet etmeyi uygun gördü.

Bir de kayınpederimle aralarında bir ‘seni balığa götürürüm’ muhabbeti olmuş. Babam hatırlamasa da kayınpederimin bir ziyaretinde onlara tekne kiralayıp, balığa gitmelerini sağladım. Babam yine çoğunlukla telefonuyla oynamayı uygun görmüş. Bunun yanında babamın kendi ailesini yemeğe davet ettik, ağırladık. Ben o kendini yalnız hissetmesin, bir ailenin parçası hissetsin isterken onun öyle bir arzusu ve beklentisi mi yoktu acaba?

Böyle böyle bugünlere geliyoruz. Ben yaşadığım psikolojik sıkıntıların çoğunu atlattım, geçmişin tortusuyla da cebelleşmelerim bitmek üzere. Defalarca yüzleştim hatta artık herkesin görebileceği bir yerde durmaya hazır mıh gibi aklıma kazılı anlar. Dersleri çıkardım, öğreneceğimi öğrendim, şimdi veda zamanı.

Pandemi sonrası yaşanan bir başka rezillikten sonra babam babaannemin yanına taşındı. İşsiz kaldı sonra iş kurmuş kendine, yürümüyordu en son. Üniversitede okuyan kardeşimle konuşmuyor, herhangi bir sorumluluk hissetmiyor. Ben makul seviyede diyalogumuz olsun diye arada arayıp konuşuyordum. Bir ara bir akşam yemeğe de çağırdık pandemi öncesi sonrası neydi hatırlamıyorum. Annemle ilişkisi kopunca, ben de artık aralarındaki olaylara karışmadığımı ilan ettiğimden, e nasılsın diye arama adeti de olmadığından diyalogumuz gitgide azaldı.

Yakın zamanda babaannemi aradığımda babamın nezle olduğunu öğrendim. İlaç, zencefil falan alıp gittim, aramız yürüme mesafesi 15 dakika. Oturduk, kahve içtik, havadan sudan konuştuk. Bu arada anneme boşanma davası açmış, ben her şeyi üstünkörü biliyorum, kaldıramadığım ve taraf olmak istemediğim için detaylarını bilmek istemiyorum. Neyse ki konusu açılmadı.

Ve Noel zamanı -eşim o dönemi aile aktiviteleriyle geçirmeye alışık olduğundan özel bir şeyler yapmaya çalışıyoruz o dönemde- babamı ve babaannemi kahvaltıya çağırdık. Babam 🙂 kendini 🙂 dışlanmış 🙂 hissetmesin 🙂 diye 🙂

Kahvaltı esnasında konu bir şekilde Türkiye’de ailelerin genellikle sorunlu olduğu konusuna geldi. Ben türlü sebeple yakın zamanda eşimi de dahil ederek terapi almaya başladığımızdan bahsettim. Dedim ki travmalar öyle kolay, üzerine çalışmadan geçmiyor. Babam da dedi ki, ‘en büyük travmayı ben yaşıyorum. ‘siz’ beni dışladınız, bu yaşımda evsiz kaldım. hayatımda yaptığım en büyük hata annenle evlenmekti.’ Önce dedim ki, Siz kim? ben kaç yıldır evliyim, beni nasıl suçlayabiliyorsun? Ayrıca ben senin annen baban değilim her zor anında devreye gireyim. Bak annen yanında, benim yanımda kim var?’ Masadan kalktım, bir yandan anlattıklarını duymamaya çalışarak ‘biz bu evde böyle şeyler konuşmuyoruz’ diye bağırmaya başladım ve ekledim ‘ben dışarı çıkıyorum.’

‘Ben giderim’ dedi, kapıda şöyle ekledi ‘bundan sonra bir baban yok, zaten şu boşanma davası bitsin evi de alayım bir daha hiçbirinizi görmek istemiyorum’.

Ben de bağırarak ağzıma geleni saydım. Yaşadığım apartmanda, kendi evimde de eski usul, tanıdık olduğum seviyede bir rezillik yaşanmış oldu. Babam gidince kapıda babaanneme sarılmaya çalıştım ‘sen üzülme’ diyerek, korkuyla karışık bir can havliyle itti beni, koronadan korkusuna veriyorum onu da 🙂

Eve gidince babaannem arayıp haber verdi sağolsun ‘babanın tansiyonu çıkmış’ diye. Ne çabuk unutmuştu benim artık bir babam olmadığını, ‘kızım babanız o sizin, boşverin alttan alın’a artık ne benim takatim var, ne de o babanın buna ihtiyacı.

Son olarak, annem babam ayrı olduğu ve tüm hayatım onlar bir arada olursa huzur bulacağıma dair bir şartlanmayla şekillendiğinden hayattan keyif alamıyor, hiçbir şeye odaklanamıyor, geceleri gözümü kapattığımda babamı görüyordum. Bir de onun iyi biri olduğuna, beni sevdiğine inanmıştım. Çocuk aklı içinde hayatta kalmak zorunda olduğu hayata katlanmak için kendi gerçekliğini yaratıyor.

Aklımı çocukluğumdan alıp, girmek üzere olduğum 32. yaşıma getirmeye çalışırken bu sayfayı burada kapatıyorum.

Gelecekten gelen edit: Bu yazıyı yazıp, paylaştıktan sonra aklıma başka bir sürü anı, bugünüme etki eden yaşanmışlık geldi. İçlerinden yalnızca bir tanesini eklemem gerektiğini düşünüyorum. O da Lizbon’dan döndükten sonra yaşadığım çöküş ile alakalı. Kendi memleketime döndükten sonra rahatlamayı umarken sürekli felç geçirdiğimi, her an ölebileceğimi yada sakat kalacağımı düşünüp, hastaneden çıkamadığım bir dönem var. O dönemi tetikleyen en önemli unsur yalnızlıkla yüzleşmek zorunda kalmış olmam. İçinde bulunduğum gerçekliği aşmamda yanımda olacak, gerçekten halimi merak eden, anlamak isteyen ve yardıma gönüllü ebeveyn ihtiyacı. Aileme maksimum yarım saat mesafedeyken başıma bir şey gelse onları aramanın bana iyi gelmeyeceği, yük olacağım, anlaşılmayacağım korkusu. Sonunda yine konforu kendi memleketimde hatta içinde yaşamayı iyi bildiğim Moda denen yarımadada yaşamakta buldum. Şimdi de günün birinde buradan ayrılmak zorunda kalırsam temalı yeni bir korkum var, o yüzden memlekette gerçekleşen her olumsuzluğu, her güven sarsılmasını tehdit olarak algılıyorum. Buradan gitme imkanım olmasaydı kapana kısılmış gibi hissederdim, doğru. Ama bir kriz anında pılımı pırtımı toplayıp, burayı arkamda bırakıp gitmek zorunda kalma fikri korkutuyor. Çünkü yıllar içerisinde yaşadığım idrakların ileriki hayatıma da etki edecek en büyük öğretisi kendi topraklarımda yaşamanın bana temelde en iyi gelen faktör olduğu oldu. Böyleyken böyle.

…devam edecek.

Serinin diğer yazılarını aşağıdaki linke tıklayarak okuyabilirsiniz.

https://www.atlasyourself.com/category/yazkosesi/
(Visited 40 times, 1 visits today)

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.