Bir önceki yazıyı okuyanlarınız ‘bu kadar detay vererek, özelini ortaya dökerek anlatmak zorunda mıydın?’ diye düşünebilir. Bu kadar açık açık her şeyi yazmamın iki sebebi var, birincisi artık tamamen kendimi geçmiş anılardan ayırmak istemem, ikincisi tüm bu yaşananların olumlu ve olumsuz sonuçlarını paylaşacak ve bir sonuca varacak olmam. Yuvarlayarak anlatsam bu hedeflerime istediğim gibi ulaşamam.

Önce olumsuzlardan başlayacağım. Uzun süre yalnızca anksiyete bozukluğu/panik bozukluk olarak bildiğim şeyin kaynağı, çatısı ‘Travma Sonrası Stres Bozukluğu’ imiş. Geçmiş travmatik yaşantılar beyni ve algıları değiştirdiğinden genel kabul gören tepkilerin yerine insan kendi savunma mekanizmasının uygun gördüğü şeyleri koyuyormuş. Yav yıllar geçmiş üzerinden diye düşünebileceğiniz her şey tazeliğini koruyor, üstüne yalnızca mental olarak değil, fiziksel olarak da geçmeyen bir gerginlikle yaşıyor insan.

Bu ne demek? Bu şu demek, anda kalamamak, rahatlayamamak, cinsellik, keyif veren aktiviteler esnasında keyif alamamak, o an gündemde olmayan türlü felaket senaryosuna karşı gergin beklemek. Bende özgüven eksikliği, kendimi ortaya koymam gereken durumlarda kendimden uzaklaşmak, beyin sisiyle baş başa kalmak gibi başka etkileri de var. Başka bir insana çok normal, çok hafif gelecek konuların beni aşırı derecede tetiklemesi var. Takdirde zayıf, eleştiride bonkör geçmişin özgüvenim üzerinde olumsuz etkileri var. Kendimi güvende hissedemediğim bir ortamda doğup, o ortamda yetişmiş olmamın bugün çözmeye çalıştığım sorunlarla birebir ilişkisi var.

Yani özetle ben hayata karışmakta, kendimle barışmakta, rahatlamakta zorlanıyorum. Eğer fiziksel olarak güç sarfettiğim, takım arkadaşlarımla ortak kaderi paylaştığım bir işte çalışıyor olsaydım, hayatımı idame ettirmek için böyle bir düzene ihtiyacım olsaydı, beni dinleyip elinden geldiğince anlamaya çalışan bir hayat arkadaşım olmasaydı, hayalini kurduğum bazı şeyleri yaşarken bana o hayali kurduran temel düşünceyi keşfedecek fırsatım olmasaydı bu travmaların gün yüzüne çıkması gecikebilirdi. ‘Bende bir tuhaflık var’ der geçerdim muhtemelen. Hayata uyumlanamadığım yerlere kafa yormaktan çok hayatta kalmaya, o hayatı değiştirmeye odaklanırdım.

Daha önce de bahsettiğim gibi hayatımın masal gibi yaşadığım kısımları da var. Gençliğimi Beyoğlu’nda, büyük sanatçıların konserlerinde, milyonlar harcanmış düğünlerde çalışarak, Amerika, Fiji, Kuveyt ve Lizbon’daki hayatı deneyimleyerek, 20 küsür ülke görerek, takım arkadaşı gibi bir hayat arkadaşına sahip olarak geçirdiğim için çok şanslıyım. Üstüne onlarca bitkim, üç kedim ve bir köpeğim var. Yaşamak istediğim yerde, kendi memleketimde, kendi semtimdeyim.

Kitap okumanın, dil öğrenmenin, müşterisi olarak gidecek imkanımın olmadığı yerleri çalışarak deneyimlemenin, yapamazsınlara kulak asmamanın, inadına kendime uygun olduğunu düşündüğüm yolda ilerlemenin motivasyonu da evde olmayan huzurdan geliyor.

Öte yandan çocukluktan sonra ilk defa Lizbon’dayken kendimi tekrar kilo alarak yok etmeye, cüssemle korumaya çalıştığım bir dönemin içine girdim. Şimdi yavaş yavaş hacmimi de küçültmeye çalışıyorum, bu defa bilinçliyim.

Çok yoğun duygular ve gerginliklerle yaşamanın başka etkisi zaman zaman çok alkol alarak rahatlamaya çalışmak mesela. Bir de gerginlik kalkanı kalkınca saçmalamak, uyanıp kendimi başka insanlara karşı mahçup hissetmek, suçluluk duygusuyla baş etmek var.

İnsanlara tam anlamıyla güvenememek, kesin sevilmeyecek taraflarım var benim şu an farkında olmadığım onlara odaklanıyorlar düşünceleriyle kimseyle yakınlaşamamak var. Keyifli, uzun muhabbetler edecek, düşüncelerimi ortaya koyacak, ciddiyetten sıyrılabilecek özgüvenimin olmaması var.

İyiye, sahip olduklarıma şükür etmek yerine ‘ya kaybedersem’ korkusuyla, diken üstünde, donmuş halde kalırsam belki her şey olduğu gibi kalır diye donmuş halde yaşamak var. Kendime başardıklarım için aferin diyememem, kendi başarılarımı, iyi taraflarımı küçümsemem var.

Bir de hayatın kısalığı var. Şimdi önce bunun için geçmişimi, yaptığım hataları, bana yapılanları affediyorum. Sonra gelecekte sahip olmayı umduğum çocuğa kendisiyle yüzleşebilmiş, sivri köşelerini ve çocuğun ihtiyaçlarını bilen bir anne olabilmeyi umuyorum.

Kendimle ruhen barışabilmek için fiziken de barışmam gerektiğini biliyorum. Ölümden korksam da korkmasam da hastalıkların ve ölümün benim için de olduğunu biliyorum.

Geçmişi düşünerek değiştiremeyeceğimi, alkolle etkisini azaltamayacağımı, bu döngüden kendime sağlıklı rutinler oluşturarak çıkabileceğimi biliyorum.

Keyif almanın ayıp olmadığını, annem babam farklı şartlarda yaşarken kendi tırnaklarımla kazıyıp vardığım noktada elime geçen imkanları kullanırken suçluluk yerine minnet duymam gerektiğini, kaybetme korkusuyla anda donup kanmak yerine daha iyisi için çabalamam gerektiğini biliyorum.

Başka ülkelerde, uzaklarda yaşama isteğimi doğuran temel duygunun kaçmak olduğunu biliyorum. Türkiye’de kalabilmek için insanüstü özveri gösteren eşimi anlıyorum. Kendi dilimi konuşabildiğim, kendimi iyi hissettiğim kara parçasında olmamız için gösterdiği bu çabaya minnet duyuyorum. Ülkem ve ülkemin geleceği için endişe duysam da umudumu kaybetmiyorum.

Kendime yolculuğum burada sona eriyor. Bundan sonra bu anlattıklarım hariç, hayatı güzelleştiren şeylere ağırlık vererek yazmaya devam etmeyi, hayaller kurmayı, onları gerçekleştirmeyi, hedefler koyup, onlara ulaşmayı, onları da paylaşmayı umuyorum. Hatta geçmişte yaşanan öyle güzel, öyle parlak anılar var ki, bir ara onlardan da bir seri yaparım belki, ne güzel olur 🙂

Bana bu seriyi yazma ilhamını veren, Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nu anlamama yardım eden, çözümler sunan Beden Kayıt Tutar kitabını travma yaşadığını düşünen herkese tavsiye ediyorum. Kitabı http://buraya tıklayarak satın alabilirsiniz.

Bu yazı dizisi özellikle çocuk sahibi olmadan önce kendi içindeki çocuğa korkma ben varım diyebilmenin önemini anlayanlara gelsin.

the end

(Visited 49 times, 1 visits today)

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.